Antika

Eski ve değerli olan, bir zamanlar günlük hayatta kullanılmış eşyalara ve dekoratif, sanatsal şeylere – şey kelimesini kullanmayı sevmiyorum ama en genel kümenin elemanlarını tanımlamada üstüne yok- genel anlamda ‘antika’ denir. Bir objenin antika sayılabilmesi için öncelikle değerli olması gerekir. Yani az bulunması, önemli bir tasarımcının, önemli bir atölye ya da fabrikanın, bir ustanın elinden çıkmış olması önemli şarttır. Buradan anlaşılacağı üzere her eski olan şey – bak yine yaptım- antika değildir. Eski olup değeri olmayan objelere sadece ‘eski’ diyebiliriz ki antika alırken dikkat edilmesi gereken husus, almayı düşündüğünüz şeyin eski mi antika mı olduğunu bilmek gerektiğidir. Örneğin bakır bir tabak, üzerinde önemli bir usta damgası ya da alamet-i farikası olan bir yazı var ise bir değere sahiptir. Aksi takdirde herhangi bir maddi değeri olmadığı gibi estetik olarak dahi bir değere sahip değildir.

Antika objeler ile arkeolojik objeler birbirine çok karıştırılır. Arkeolojik objeler, toprak altı buluntularıdır ve ülkemizde sadece T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı özel iznine sahip kişiler özel envanter defterleri ile arkeolojik obje bulundurabilirler. Dünya’da başka hiçbir ülkede arkeolojik objelerin ticaretinde, bulundurulmasında böyle bir uygulama yoktur. Ve hiçbir ülkede bizdeki kadar yağmacılık ve kaçakçılık olayı yoktur. Arada bir korelasyon var mı yok mu, kararı size bırakıyorum.

Antikaların genellikle 80-100 yılı aşkın olması önemli bir kriterdir. 1. Ve 2. Dünya savaşını atlatmış objelerin değeri fazladır. Özellikle 2. Dünya savaşı, antikacılık sektöründe önemli bir eşiktir. Koleksiyonerliğin yaygın olduğu, 1600’lü yıllardan beri kurumsal olarak müzayedeciliğin yaygın bir şekilde yapıldığı Avrupa için bu kırılma noktası önemlidir. Avrupa’nın önemli şehirlerinin neredeyse tamamının yıkıldığı, ailelerin parçalandığı ve dolayısıyla evlerindeki objelerin  %80’inin yok olduğu bir dönemi atlatmış objeler tabii ki nadir olmaları açısından önemlidir, ancak onları değerli kılan asıl husus, sanayi devriminin seri üretimi ile basitleşmiş, estetik değerleri yok edilmiş üretimler olmayışlarıdır. Günümüz materyalist toplumunun neredeyse tamamen unuttuğu ‘idealist’ dönemin ürünleri olması, antika objelere ayrı bir değer katıyor. Özellikle mobilyalar ve porselen objelere dokunduğunuzda eski insanların enerjisini hissedebiliyorsanız, siz iyi bir antika tutkunu olabilirsiniz.
 

Karl Kurz, Krisal hazneli gümüş bomboniere, 19. yy.

Antika objeler, üslup olarak belli dönemlere ayrılırlar. Antika objeler, genellikle Neo-Gotik, Barok, Rokoko, Art Nouveau ve Art Deco gibi üslupların dönemlerinde üretilmiş olsalar da yapıldıkları ülke ve o ülkelerin hükümdarları ya da toplumsal dönemlerinin isimleri ile ayrılırlar. Örneğin İngiltere’de Kraliçe Victoria döneminde (1832-1901) üretilmiş bir grandfather saat (sarkaçlı, büyük ahşap saatlere bu isim verilir), Neo-Gotik dönemde (1830-1900) üretilmiş olmasına rağmen Victoria dönemi ürünü olarak sınıflandırılır ki bu aynı zamanda yapıldığı ülkeyi de belirtmiş olur. Fransa’da XV. Louis dönemi (1715-1774) üretilmiş bir mobilya, barok-klasik geçiş dönemi (1700-1800, kısaca geçiş dönemi de denir) üretilmiş olmasına rağmen hükümdarın adı ile anılır. Buradaki ayrımın en önemli sebebi üsluplar arasında ciddi farkların olmasıdır. XV. Louis dönemi üslubu Turquerie (Türköri- 16. yy ve 18 yy. arasında Avrupa’yı özellikle Fransa’yı çok etkilemiş oryantalist akım) etkisi görülürken XVI. Louis dönemi antikalarında daha Romanesk (Romantik ya da Roma özenimli), oryantalizme tepkili bir üslup hakimdir.

Bizim kültürümüzde antika objelerin dönemleri, hükümdarlara göre ciddi farklılıklar göstermez. Osmanlı’nın durağan yapısı hükümdarlar değişse de tebaa olan yani birey olmayan halkın yaşam tarzının ciddi değişimlere uğramasını engeller. Her hükümdar döneminde farklı bir modanın, üslubun çıktığını söyleyemeyiz ancak II. Mahmud dönemi (1808-1839) yapılan değişikliklerle gözümüzü az da olsa batıya dönmeye başladığımızı söyleyebiliriz. Zengin şehirlilerin, Avrupa’lı herhangi bir kişinin rahatlıkla sahip olabileceği objeleri evlerinde sergilemeye başlamaları, İstanbul’da ciddi bir Avrupa modası başlatmıştır. Avrupa’ya okumaya giden zengin ailelerin genç fertlerinin beraberlerinde getirdikleri objeler ile ufak çaplı bir eşya ticareti İstanbulluların gözlerini açmıştır. Ülkemizde ithal edilmemiş antika objeler genellikle bu dönemin parçalarıdır.

Anadolu’nun ücra köşelerinde çok değerli Osmanlı dönemi objelerine rastlayabiliyorum. Küçük bir araştırma sonucunda bu objelerin birer çeyiz oldukları ortaya çıkıyor. Harem’in padişahın evi olmasının yanı sıra Enderun’da yetişmiş önemli devlet adamlarıyla evlendirilmek üzere genç kızların yetiştirildiği bir okul olduğunu bilmek gerekir. Bu okulda yetişen kızlar, sarayda hazırlanan kallavi çeyizlerle taşrada görevli güveyleri olan devlet adamlarına gelin gönderilirdi. Bu objelerin sahipleri de genellikle o ailenin torunları yada çalışanlarının torunlarıdır.

Antika objeler, müzelerde sergilendikleri gibi müzayedelerde ya da antika satan mağazalarda satışa sunulurlar. Antika alırken dikkat edilmesi gereken hususlar objenin dönemi, imal edildiği ülke ve imalatçısı, kondisyonu ve estetik özellikleridir. Objenin dönemini bilmek için üslubunu rahatlıkla ayırt edebiliyor olmalısınız. Örneğin Art Nouveu bir obje ile Art Deco obje arasında farkı bilmek önemlidir. İleriki yazılarda bu dönemlerle ilgili detaylı bilgi vereceğim. Üreticiler açısından ise objenin materyaline göre firmalar ayrılır. Örneğin porselen denince akla gelen en önemli üretici firmalar Meissen (Prusya, Almanya), Royal Vienna (Avusturya), Limoges (Fransa), Herend (Macaristan), Sevres (Fransa) gibi firmalardır. Bu firmalar ürünlerinde kullandıkları damgalara göre üretim dönemlerini ayırırlar ki bu konu başlı başına bir uzmanlık gerektirir. Kondisyonu çok iyi olan bir obje, düşük kondisyonlu muadillerine nazaran tabii ki çok daha değerlidir. Kondisyonu yüksek, imalatçısı önemli bir firma olmasına rağmen estetik özellikleri düşük bir obje de çok değerli değildir.

En nihayetinde bu objeler de birer dekoratif objedir ve bulundukları mekana değer, mekan sahibine prestij ve kişisel haz sağlarlar. Bir antika obje alırken insanlar hiçbir zaman ihtiyaçları olup olmadığına bakmazlar. Bu konu bir koleksiyoner için ‘kendini gerçekleştirmek’ olsa da yatırım amacı ile antika obje biriktirmek de çok karlı bir iştir. Antika obje durduğu yerde değerlidir ancak plastik sanat eserlerinden farkı modalarının bazen yükselip alçalmasıdır. Bu aralar uzak doğu menşei antika objelere rağbet düşük ancak 80’li yıllarda gayet yüksek fiyatlara alınıp satılıyordu. Bir zamanlar kimsenin yüzüne bakmadığı opalin objelerde gayet kıymetlenmiş görünüyor. Antika alırken dikkat edilecek farklı bir husus güven meselesidir. Maalesef ülkemiz sahte antika cenneti konumunda. Mobilyadan porselene her sınıfta sahte antika objeye rastlamak mümkün. Burada yapmanız gereken şey güvenirliğini kanıtlamış firmalar ile çalışmaktır.

Bir antika satıcısının objelerin dönemleri ve imalatçısını bilmesi yetmez aynı zamanda genel olarak Osmanlı ve Avrupa tarihini de iyi bilmesi gerekir. Ancak antika esnaflarının ezici bir çoğunluğunda böyle özellikler yoktur ve müşterileri, sattıkları objeler ile ilgili esnaftan daha fazla bilgi sahibidir. Sadece ülkemizde değil dünyada bu konu ile ilgili akademik eğitim verilmiyor. Sadece çok önemli müzayede firmaları tarafından açılan kurslarda bilgi veriliyor. Bu durum da antika piyasasında kurumsal bir firmanın oluşmasını güçleştiriyor. Ülkemizde çok büyük olarak gördüğümüz antika ve müzayede firmalarının bile aslında birer küçük aile şirketi mantığında yönetildiklerini görüyoruz. Avrupa’da herhangi bir kasabada dahi en az 5 antika firmasına rastlarken ülkemizde sadece büyük şehirlerde bu işlerin yapılıyor olması zaten milletçe antika koleksiyonerliğine pulculuktan daha fazla değer vermediğimizi gösteriyor.

Antika konusu bir büyük deniz.. İleriki sayılarda antika ile ilgili farklı konulara, üreticilere, üsluplara, branşlara daha derinden inerek çok eğlenceli bilgiler öğreneceğiz.  Antika konusunda aklınıza takılan her türlü soru için mail yoluyla bana ulaşabilirsiniz.

Önümüzdeki kış aylarında evde geçirdiğimiz zamanlarda biraz sanat tarihi okumak ne kadar eğlenceli olur değil mi?

MEHMET ÜNAL

Çayyolu Life, Aralık 2013